Dünya tarihi boyunca farklı coğrafyalar ve inanç sistemleri içinde görülen benzerlikler, insanı din sistemleri üzerine düşünmeye yönlendiriyor. Defin ve yas uygulamalarından sadaka vermeye, günah çıkarmaktan kutsal üçlemelere kadar pek çok dinsel ritüel, bugün de semavi ve politeist inançlar içinde yaşamaya devam ediyor. Biliriz her din, inananları için hikayeyi en güzel anlatandır. Peki nedir o zaman bunca çeşitlilik içinde ortak üretimlerin ve uygulamaların sebebi? Bu kadar benzerse inanç modelleri, neden hepimiz farklı dinlerin mensubuyuz?
Latince’de köylü demek olan “paganus” Hıristiyan olmayanları tanımlamak için Ortaçağ’da “putperest” anlamında kullanılmış. Bugünse çok tanrılı sistemleri ifade eden politeizm kelimesiyle aynı anlamda kullanılıyor. Antik dönem inançlarına dayalı bir takım dinsel ritüellerin, monoteizme hizmet eden dinler içinde yaşıyor olması, tarihsel süreçler göz önünde bulundurulduğunda çok da şaşırtıcı olmuyor. Çünkü tarih boyunca hiçbir kavim ya da medeniyet binlerce yıllık tapınma modellerini, yeni ve daha sistemli bir dine geçiş yaptığı için terk etmemiştir. Bu yerleşik uygulamalar, bir şekilde yeni din içinde evrilerek hayata katılmış, çok kısa süre sonra da dinin bir rüknü olmakta geç kalmamıştır. Örneğin Orta Asya Türkleri ölüm gerçekleştiğinde, ruhun bedeni yedinci günde terk ettiğine inanırdı. Bu bağlamda bugün bir gelenek olarak yaşayan ve cenazenin ardından okumak üzere toplanılan günün de “yedi” olması tesadüf olmadığı gibi dinin bir rüknü de değildir. Benzer şekilde gelinin beline bağlanan kırmızı kuşak ve lohusanın başına takılan kırmızı bantta “albız”ın yani şeytanın ilişmesini önlemek içindir. Eski Mezopotamya’da Sümerlerin bir keçiyi aralarına alıp günahlarını anlatmaları, sonra hayvanı çöle sürüp geri geldiğinde tanrı adına kurban etmeleri, “günah çıkarma” nın belki de ilk uygulamalarından biriydi. Günah keçisi ne kadarını yüklendi bilinmez ama bugün hıristiyan kilisesi inananları için, “sacrament” yani kilise gizemleri kapsamında bu hizmeti vermeye devam ediyor. Bütün politeist sistemlerde “kendi başı için kurban ya da sadaka vermek” şeklinde bazı tabirler ve uygulamalar var. Yahudi cemaatlerin pek çoğu Yom Kippur’dan (kefaret günü) önce “Kaparot” ayini yapıyor. Aşkenaz Yahudiler başlarında tavuk çevirirken bir yandan da kutsal metinlerden bir parça okuyor. Saferad Yahudileri ise bu uygulamayı para çevirmeye indirgemiş. Laik ya da reformist Yahudiler ise bu geleneği hiç uygulamıyor. Sadaka hakkında ve sadaka verme şekline dair bunca ayet ve hadis zenginliği içinde, başından çevirmeden sadaka vermeyenleri geleneksel İslam’a yaptıkları katkıdan dolayı saygıyla anıyoruz.

Semavi dinler içinde yaşayan bu tip antik dönem ritüellerini çeşitlendirmek mümkün. Fakat içlerinde en dikkat çekici olanı, dünyanın her yerinde karşımıza çıkan “trinity” (kutsal üçleme) inancıdır. İnsan düşünmeden edemiyor; bizim için bir olan aklın yolu tevhide çıkıyorsa acaba bir olandan sapmanın yolu da üçlemeye mi çıkıyor diye. Antik dönem inanç sistemlerinin pek çoğu, 3 ana figürle temsil edilen pantheon yapısının tüm dünyayı idare ettiğine inanıyor. Tanrılar sınıfının en üstünde bir baş tanrı ve iki yanında beliren yardımcı tanrı figürleri tüm dinlerde ortak. Tanrılar panteonunun en üstünde Antik Mısır’da Osiris-İsis-Horus, Hindistan’da Brahma-Şiva- Vişnu, Antik Yunan’da Zeus-Hades-Poseidon yer alıyor. Bu üçlemeler Britanya Kelt mitolojisinden Çin mitolojisine kadar her yerde karşınıza çıkabilir. Tanrıyı göremeyen ve ulaşılmaz hisseden insan aklının ortak üretimidir bu durum adeta. Araya elçiler konur (putlar ya da ata ruhları), dünya 3 kısma ayrılır: Gökyüzü, yeryüzü ve yerin altı. Aynı düşünce benzer biçimde Hıristiyan “teslis” uygulamasında yaşamaya devam eder. Tanrısal töz baba, oğul, kutsal ruh arasında 3’e bölünür.
İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişi var dinler tarihinin. Tarih bilmeden bugünü, dinler tarihini bilmeden de bugün yaşayan dinsel uygulamaları anlamak mümkün görünmüyor. Yani hiç kolay bir iş değil hakkı batıldan ayırmak. Yine de tüm bilgiler üst üste konduğunda varılan nokta tefekkür, sonuçsa sapmaların ve buluşma noktalarının sebebini anlamak açısından oldukça net. Tevhid üzere ve ikonografi üretmeye ihtiyaç duymayacak bir fıtratta yaratılmış olan insan tarih boyunca şirke, ferdi olarak yönelmemiştir. Medeniyet tarihi bize şirkin ferde değil, belli menfaat ve amaçlar çerçevesinde bir araya gelen zümrelerin yaptırımına dayandığını gösteren örneklerle doludur. Hal böyle olunca Karl Marks’ın “din toplumların afyonudur” sözünün en az 5000 yıllık tarihi bir saptama olduğu doğrudur. Malum afyonu yuttuktan sonra midede patlar, vücuda yayılmasıyla birlikte rehavet vermeye başlar, sonrası “dolce vita”. Yol üstünde bir şeyler yuttuğumuz kesin, Allah’ın hakkı kaçtır sorusuna tereddütsüz 3 dediğimize göre…
